
Şehir Sayı: 40 Kasım 2008
Şehir, Aylık Kültür ve Edebiyat Dergisi
Yerel Süreli Yayın
Sayı: 40
Kasım 2008
Sayfa: 28
Sahibi: Naci Tığ
Genel Yayın Yönetmeni: İbrahim Tığ
Yazışma adresi:Bölge Haber Gazetesi 67800 Devrek-ZONGULDAK
E.Posta: ibrahimtig@gmail.com
Ederi: 3 YTL.
Yıllık: 30 YTL.
Posta Çeki Hesap No:1487201
Zonguldak’ın tek Kültür ve Edebiyat Dergisi olan Şehir’in Kasım 2008 sayısı çıktı. Bölge Haber Gazetesi’nin paralı kültür sanat eki olarak yayınlanan “Kültür ve Edebiyat Dergisi Şehir” Kasım 2008 tarihli baskısıyla 40. sayısına ulaştı.
İçindekiler:
Abdullah Şevki: Metafor Üzerine Bir Not / 1-3
İnsan Topçu :Aklımdan Ötedir Gece / 1
Mehmet Rayman: Dağlarca / 3
Burhan Günel:Keklik Pınarı Günlüğü-5 /4-6
Bülent Güldal: Şiirler, Şairler, Kitaplar-12 /7
Orhan Kılınçarslan: Leyli /8
M.Hıfzı Aksoy: Felek /8
Abdülkadir Akdemir: Sesli Harflere Üzülüyorum /8
Fahrettin Koyuncu: Zamanın Eleğinden Günlük 2008 / 9-10
Ahmet Günbaş: Kitapça VI /11-13
Erhan Tığlı: Dağlarca’nın Güldiken Elleri /13
Nikiforos Vrettatakos-Baki Yiğit:Çeviri Şiirler /14
Onur Aslan: Ses/Siz Bir Öykü /15
A.Kemal Hızıroğlu:Ölüm Gece Ben /15
Hasan Akarsu: “Çantamı Toplayıp Çıkacaktım” /16
Sabahattin Yalkın: Dağlarca’nın Ardından /16
Sıtkı Salih Gör: Hüzzam Faslı /17
D.Kankaytsın Aksoy: Güzel Yasak /17
Asım Öztürk: Yağmurları Tanıyorum /17
H.Deniz Ünal: Hep Aynı mı? /18
Hasan Efe: Sabun Adam / 19
H.Hüseyin Yalvaç: İzmir Sevdamı Unutma /20
Ferhad Gülsün: Thyrsos /20
Oğuz Tümbaş: Türkçenin Aydınlık Şairi Berin Taşan 80 Yaşında /21
Aslıhan Tüylüoğlu: Vişne Likörlü Bir Kadın /22
Tamer Abuşoğlu:Meşk /22
Arzu Eşbah: Adak /22
Perihan Baykal: Kitap Kokulu Oda /23-24
Munzuray: İnsanlar /25
Nuri Dağdelen: Yarınsız /25
Dursun Nadir: Çürüyen /25
Mine Ömer:Yüzyılın Yaprakları Dökülen /25
Filiz Gülmez: Türkçem Benim Gerçek Yurdum /26
Atilla Aşut: Dağlarca İçin /26
Mithat Yaban: Kişilik Farklılığı /27
Nefise Karataş: İnsan Özüne /27
A.Ziya Çamur: Teslimiyet /27
İbrahim Tığ: Hamurkesen /28
Derginin Sahipliğini Naci Tığ, Genel Yayın Yönetmenliğini İbrahim Tığ yapıyor.
Şehir’in iletişim adresi:ibrahimtig@gmail.com
Dergide yer alan eserlerden birkaç örnek:
ŞİİR ÜSTÜNE İKİLİKLER
-Şiir ermişi Fazıl Hüsnü DAĞLARCA'ya -
1.
şiir gözüm dağlarca'dır rahatlıkla derim de
nasıl haykırabilirim şiir körüm devlet diye
2.
yaşamlarını damıtarak şiir biriktiren genç ozanlara
nasıl anlatabilirim anı da biriktirmeleri gerektiğini
3.
kaç şiir okuduysanız sayısının
nasıl gösterebilirim yüzünüze vurduğunu
4.
şiirin o uzun yolculuğunda ah
nasıl buluşabilirim her sözcüğün belleğiyle
5.
biçim mağarasındaki içi boş sözlü ozanlara
nasıl anımsatabilirim edebiyat tarihinin silgisini
İhsan Topçu
ZAMANIN ELEĞİNDEN GÜNLÜK 2008
Fahrettin Koyuncu
7 Ekim 2008 Çarşamba
Baştan söyleyeyim: Lütfiye Aydın'ı öyküleri dışında tanımam. Ne kendisini görmüşlüğüm var, ne de kendisiyle iki laf etmişliğim. Sözcükler dergisinde Lütfiye Aydın'ın beş altı sayfalık öyküsünü görünce canım sıkıldı. Lütfiye Aydın'ın İbrahim Tığ'a yazdığı ve “İstersen bu mektubu Şehir okurlarıyla, yazarlarıyla paylaşabilirsin Sevgili Tığ.” dediği mektubu (Şehir, Eylül 2008, sayı: 38) hatırladım da onun için canım sıkıldı. O mektupta Lütfiye Aydın, bilgisayarla zor yazdığını, zaman yitirmemek için gönderdiği mektubu bile elle yazdığını belirtiyordu. Lütfiye Aydın'ın “yaşamın ritmini yakalamakta zorlan”masını anlıyorum. Bunu da anlayışla karşılıyorum. Ancak kendisine sürekli gönderilen bir Anadolu dergisine otuz beş ay sonra bir mektupla teşekkür etmesi, İstanbul'daki bir dergide, yani Sözcükler'de ise aynı ay upuzun bir öykü yayımlamasıdır benim canımı sıkan. Üstelik bu can sıkıntısı sadece Lütfiye Aydın'la ilgili de değildir. Edebiyat dünyasındaki herkesle, hepimizle ilgili bir konudur. Edebiyattaki “kategorize yaklaşımı”dır. “Şu yazdığım da atılmasın bâri, onu da Ana-dolu'daki falan dergiye göndereyim!” yaklaşımıdır. Hem böyle yapıp hem de o edebiyat dergisini eleştiren anlayıştır yanlış olan. Telifin -veriliyor olsa bile- bu konuda belirleyici olduğunu sanmıyorum. Sorun anlayışta, yaklaşımda, düşüncede. Sözcükler'le Şehir'i edebiyat dergisi olarak bir tutmamakta. Onu da anlarız, bir tutmayabilirsiniz. Ancak o zaman tavrı anlamak isteriz. Bazı dergiler ürünleriniz için uygun değilse, tu kakaysa yani, hiç ilgilenmeyin o zaman o dergilerle. Atın gitsin, uzak durun onlardan. Bulaştırmayın onları ürünlerinizin yüceliğine. Yok, öyle değilse, o zaman da Sözcükler için düşündüğünüz şiiri, öyküyü ya da başka bir ürünü Şehir'e gönderin, başka bir Anadolu dergisine gönderin. Ne olacak, hep birlikte görelim. Ne dersiniz?
9 Ekim 2008 Perşembe
Ülkemin eğitim işlerinden bir gazete haberi bu: Kentin Maarif Müdürlüğü, “Türkiye Okuyor” kampanyası kapsamında bir proje hazırlamış. Sayın Maarif Müdürü, projeyle ilgili olarak şöyle demiş:“Uygulamayı, öğrencilerimize okula geldiklerinde zorunlu olarak kitap okuma alışkanlığını kazandırmak amacıyla, derslerini aksatmamak kaydıyla, okul müdürlerinin uygun göreceği saatlerde 20 dakikalık okuma şekliyle başlatıyoruz. Proje yaygın bir şekilde devam edecek.” Masallardaki “kırk kapı” koşulları var bu sözlerde: Zorunlu olarak kitap okuma alışkanlığı kazandırılacak, kitap okunurken dersler aksamayacak, okul müdürü uygun görecek, süre yirmi dakika olacak. O zaman niçin okumayla, okutmayla uğraşılsın ki, kimse okumaz, böylece yukarıdaki şartlar ortadan kalkar, herkesin başı dinç olur. Geç kalmış olmakla birlikte, Sayın Maarif Müdürü'ne Mine Soysal'ın Eyvah Kitap adlı kitabını öneriyorum. Daha önce önerebilseydim ve o da okuyabilseydi, böyle sıkıntılara girmek zorunda hissetmezdi kendini.
11 Ekim 2008 Cumartesi
Şehir'in ekim sayısını kargodan almaya yürüyerek gi-dince, her yerde olduğu gibi Denizli'de de kentin kalbinin kentin ana caddelerinin arkalarında attığını gördüm. (Demek ki Zonguldak sokaklarını gezip yazdığım gibi Denizli sokaklarını da gezip yazmam gerekecek. Ayrı bir yazı konusu.) Kargoya doğru yürüyüşüm sırasında, Zeytin Pazarı'nın az ilerisinde, bahçeli, büyük demir kapılı, müstakil bir ev gördüm. Tek kanatlı ve yeşil boyalı demir kapının üzerinde büyük harflerle “Kosovali” yazıyordu. Evet, Kosovalı, değil, Kosovali yazıyordu. Adımlarımı ağırlaştırıp şunları düşündüm: “Evde oturanın gerçekten Kosovalı olma ihtimali bü-yük. Çünkü Kosovalı değil, Kosovali yazmış. Ama evde oturan Kosova'da çalışmış buralı biri de olabilir. Kapıyı çalıp 'Siz Kosovalı mısınız?' diye sorsam, nasıl bir tepkiyle karşılaşırım acaba?” Olumsuz bir tepkiyi göze alamayıp evin bulunduğu yeri aklımın bir yerine yazarak uzaklaştım “Kosovali”nin evininin önünden.
13 Ekim 2008 Pazartesi
Zaman zaman düşündüğüm şeyi geçen aylarda da düşünmüştüm: “Kitaplarla ilgili yazılarımı dergilerde değil, internetteki sayfamda yayımlayayım.” Bu düşünceden hareketle, Fuat Çiftçi'nin deneme kitabı Bağımlılık-Şiir'le ilgili bir yazı yazıp blog sayfama koydum; ama oraya başka kitap yazıları ekleyemeyince içim rahat etmedi. Şimdi, yaklaşık bir ay sonra, o yazıyı buraya alıyorum ki, Şehir'in ulaştığı herkes yazıyı okusun. İşte o yazı:
Bağımlılık-Şiir, Fuat Çiftçi'nin şiirle ve şairlerle ilgili denemelerini bir araya getirdiği yazılardan oluşan bir kitap. Kitaptaki yazılar, daha önce Şiiri Özlüyorum dergisinde yayımlanmıştı. Yazıların kitap bütünlüğünde bir araya gelmesi ve görülmesi, yazılarda söylenenlerle ilgili bütünlüklü bir fikir edinmek adına önemli. Yazılarda dikkati çeken şey, Fuat Çiftçi'nin şiir ve şaire ilişkin düşüncelerini dile getirirken, birilerinden ya da bir şeylerden çekinmeden, yâni “kim, ne der?” Kaygısına düşmeden, söyleyeceklerini söylemiş olmasıdır. Bu önemli ve çok yapılan bir şey değil bizde. Ancak -belki deneme yazıyor olmaktan kaynaklanan bir itkiyle olacak- şiirsel ifadeler ve çok sözcüklü uzun cümleler, Fu-at Çiftçi'nin denemelerdeki duruşuna ve söyleyişine tersmiş gibi geliyor insana. Okuru da yoruyor bu durum. Şiir üstüne denemelerinde Fuat Çiftçi'nin önerdiği formülü -ki bu formülün formülü yoktur- anlamakla birlikte, önerilen ya da olması istenen şiirin nasıl bir şiir olacağı/olduğu ve en önemlisi de bu şiiri -bırakın okuru- hangi şairlerin/kimlerin okuyacağı, soru işareti a oluşturuyor bana kalırsa. Peki, böyle düşününce, şiirin olduğu yerde kalmasına, kendini çürütmesine, bir şeylere meze olmasına ses çıkarmayacak mıyız? İşte, Fuat Çiftçi'nin Bağımlılık-Şiir'deki yazıları da bunun için yazılmıştır bana kalırsa ve iyi de yapılmıştır. Şiir adına şair silkelenmiştir. Meyvesi varsa döküle... Şiir kitapları üzerinden şairlerle ilgili değerlendirmeleri de sağlam Fuat Çiftçi'nin. Söylediklerinin dayanakları var. Kitap tanıtma ya da şair övme yazısı olarak kaleme alınmamış bu yazılar. Sıkı yazılar kitabı olarak nitelenebilecek Bağımlılık-Şiir'in, kitap düzenleme ve baskıdaki eksikleri ise, kitaba düşen gölge olsa gerektir.
15 Ekim 2008 Çarşamba
Türkçeye “Türkçem, benim ses bayrağım!” dizesini sancak gibi diken, “Türk şiirinin en varsıl şairi” Fazıl Hüsnü Dağlarca öldü. (Ulug Tengri anı yarlıgasun!) Haberi Kanal D'den öğrenince şiirimiz adına, Türkçe adına üzüldüm; ama bunca yoğun bir gündem içinde bir şairin ölümünün, çok izlendiğini düşündüğüm bir ulusal televizyon kanalında ilk haber olarak verilmesine de yürekten sevindim. Dağlarca'nın büyüklüğünü gösteriyor bu, dedim kendi kendime. Bu boğuntulu gündemin ortasına düştü Dağlarca. (Aslında Dağlarca, şiiriyle hiç düşmedi ki, Türkçenin gündeminden!) Dağlarca, şiiri gibi durultabilir belki gündemi, çok kısa süreliğine de olsa.
16 Ekim 2008 Perşembe
Memleketimin, yani Manisa'nın dergisi diye söylemiyorum. Sıkı bir edebiyat dergisi olma yolunda Gediz. Sağlam bir dergi geleneğinden geldiği, 1930'lardan bu yana zaman zaman kesilerek de olsa akmaya devam ettiği için olsa gerek, dördüncü döneminin ikinci sayısında Gediz, edebiyat dergileri arasındaki yerini aldı. Mevsimlik olarak çıktığı için hacimli bir dergi Gediz. İlk sayısı yüz elli bir sayfaydı, bu sayısı yüz doksan dört sayfa. Kitap hacminde bir dergi. Hem çıktığı kent olan Manisa'yı kucaklıyor Gediz hem de içine doğduğu Türk edebiyat ortamını. Gediz izlenmeli.
20 Ekim 2008 Pazartesi
Erdoğan, Türk Dil Kurultayında yaptığı konuşmada Dağlarca'yı siyaset(in)e alet etmek istedi. Konuşmasında “Sanat” adlı şiirden bölümler okudu. Oysa o şiir Dağlarca'nın değil, Faruk Nafiz Çamlıbel'indi. (Olsun, hangi gün, hangi şiir prim yapıyorsa, onu okuyor Erdoğan. Şiirin kazancını (!) yaşadığı için biliyor kendisi.) Dağlarca, Erdoğan'ın kendi şiirini okumak istediğini -velev ki doğru olarak Dağlarca'nın bir şiirini okuduğunu- duysa, küplere binerdi herhalde. Çünkü Dağlarca'nın şiirini istese de okuyamaz Erdoğan. İçinden gelmez. Dağlarca'nın sözcükleri batar onun Arapça, Farsçaya alışık diline.
23 Ekim 2008 Perşembe
Davetli olduğum 5. Söke Sanat, Edebiyat ve Kitap Günleri etkinlikleri için Söke'ye gittim. İyi ki gittim. Etkinliklerin ikinci günüydü bugün. Etkinliklerin yapıldığı Recep Yazıcıoğlu Kültür Salonu'nun önüne varınca gözüm gönlüm açıldı. Dostlarım oradaydı: Abdülkadir Paksoy, Fergun Özelli, Talat Avcı, Ahmet Zeki Muslu, Hasan Hüseyin Yalvaç, Öner Yağcı, Kemal Gündüzalp, Mehmet Güler, Tahsin Şimşek, Atila Er, Mehmet Genç, Timuçin Özyürekli… “Oooo” ile başlayan cümleler kurduk ilkin. Sonra “Nerelerdesin yahu?”yla devam edip şiire, öyküye, kitaplara, dergilere dalıverdik. Benim de katılımcısı olduğum etkinlik öncesi iki etkinlik vardı. Biri öğleden önce, biri öğleden sonra. Öğleden önceki etkinlikte Zehra Ünüvar ve Talat Avcı'dan iki güzel öykü dinledik. Ünüvar'ın öyküsü gündemin anlamına uygun olarak on beş yaş altı evlilik konusuyla ilgili idi. Talat Avcı'nın öyküsünde ise şairliğinin etkisi hemencecik hissediliyordu. Paksoy, duru Türkçeli temiz şiirlerini, Fergun Özelli hayatı kucaklayan imgeli şiirlerini, Timuçin Özyürekli de gür sesli şiirlerini seslendirdi. Öğle yemeğinde söz, kitaplardan ve dergilerden hiç uzaklaşmadı. Edebiyat mı içtik, yemek mi yedik, anlayamadık doğrusu. Öner Yağcı, Mucize Özünal ve Osman Şahin'in katıldığı “İnsan Romanın Neresinde?” başlıklı oturumdan sonra sıra bize geldi. Sultan Su Esen, öyküsünü okudu. Hasan Hüseyin Yalvaç, Hakan Sürsal ve ben de şiirlerimizi okuduk bize ayrılan süre içinde. Ben her şiirden önce şiir etrafında dönen birkaç söz etmeyi de ihmal etmedim. Dinleyici olarak biliyorum çünkü, kuru kuruya şiir dinlemek, hem de üç beş şiir dinlemek sıkıyor insanı. Sıkmak istemedim şiir için oraya gelenleri. Etkinlik sırasında gözledim ki, Söke Belediyesi yetkilileri ve görevlileri yalandan yapmıyorlar bu etkinlikleri, severek yapıyorlar ve her şeyi de inceden inceye planlamışlar. Bu tür etkinliklere konuk olmak, ağırlanmak güzeldir; ama etkinlikleri düzenleyenlerin işi hiç de kolay değildir. Benim orada bulunduğum süre içinde Söke Belediyesi Başkan Yardımcısı Hatice Sarınç'ın, Basın Bürosu Sorumlusu Necati Maldar'ın, aynı büroda görevli Süleyman Bezirgan'ın ve yardımcı görevli Veysel Gönül'ün, işlerini yüksünmeden yapışlarını ve içten ilgilerini gördüm, mutlu oldum. Söke Belediye Başkanı Sayın Necdet Özekmekçi'nin şahsında, Talat Avcı'yı, Ahmet Zeki Muslu'yu, Selim Esen'i, Necati Çakıcı'yı, Yaşar Aksoy'u, Sevim Şahin'i ve etkinliklere emeği geçen herkesi yürekten kutluyorum.
Adak
“…ölüm kokusu tutuyorsa şayet sizi
giremezsiniz bu dizelerden içeri…”
samuel'in, yalın kılıç kalemiyle
öfke, kin, belki de ihtirâs ve hevesle
estragon'u sonsuzluğa mahkûm ettiği
hani lânetlediği vladimir'in maskesini
o çırılçıplak ağacın, döngü sarnıcının
tam da bin gece dibinde
kadınlar, ellerinde kör birer hece
şah damarlarını kesiyor şimdi bu ritüelde
kefenlerini arıyor zamansız şiirlerin ön sözleri
mekânsız sunaklarda darmadağın, kan revan
gözleri ölümü çağıran
intihâra meyilli dargın kadın cesetleri
bir kenara ayırıyor ateş dilli zebâni kırk yamalı öyküleri
dilinin ucunda dört çirkin çivi susturuyor sessizliği
/önce bunları defnetmeli
geceye gömmeli bu diri bedenleri/
ki safar bu bap'ta ezginin kırık dökük ismi
tanrılar doymak bilmiyor ya
eşlik ediyor zaman
çarmıhlardan yükselen fâsılasız feryâtlara
darağaçlarının çiçekli dallarında, yalanlar kazınıyor alınlara
utancından kaçıyor, saklanıyor “siyah” karanlığa
cellâtların dudaklarında yeşeriyor düğüm düğüm ölüm
kokusu bulaşıyor uzak topraklara
yetmiyor, parmak izi bırakarak kadınların göz yaşında
tanrıların sûretine soyunuyor adamlar bir çırpıda
tirâtlara kurban ediliyor o kadınlar
tutanaklara
bir de tanrılara tapınaklarda
beyhûde çırpınışlar kuruluyor baş köşeye
“kör bir efendi, dile gelir de göremez dilsiz bir köle”
yazmıyor örneğin samuel'in göğsünde
kadınlar, dillerinde çözümsüz bilmece
şah damarlarını kesiyor bu ritüelde hevesle
Arzu Eşbah
nisan 2008
HAMURKESEN
ahşap odaları kaplarken Asuri yalnızlığı
gül ve hamurkesen kokardı annemin elleri
her ayrılık kırlangıçlar uçururdu çocuk
göğsümüzde ayrıkotu
ocakbaşları yüreğim, türküler ve isli kandil
pazen entariler olurdu sevinci annemin
dizlerinde yorgun aşk sancısı
babasızlığımdı her dem okşayan yüzümü
kekik, ada çayı biraz da koyungözü
yaşanmamışlıktı çocukluğumdan kalan
annem gül ve hamurkesen kokardı
İbrahim Tığ